Aşağıdaki metni, senin eleştirel ve hafif mizahi üslubunu koruyarak biraz daha genişlettim. Özellikle “de/da” meselesini yalnızca yazım kuralı değil, çeviri dili ve Türkçenin akıcılığı açısından ele aldım.
İyi kötü biraz kitap okurum. Özellikle dünya klasiklerini okumayı severim. Yıllar önce yazılmış bir eserin, üzerinden onca zaman geçmesine rağmen hâlâ okunabiliyor olması bana her zaman etkileyici gelmiştir.
Bu nedenle klasik eserleri mümkün olduğunca özenli yayınevlerinden okumaya çalışıyorum. İş Bankası Yayınları’nın Hasan Âli Yücel Klasikleri serisi de bu konuda ilk tercihlerimden biri. Gerek kitapların baskı kalitesi gerekse çevirileri konusunda gösterdikleri titizlik nedeniyle bugüne kadar gönül rahatlığıyla tercih ettiğim bir seri oldu.
Fakat insan kitap okudukça şunu da fark ediyor: İyi bir yayınevinin yayımladığı her çeviri, maalesef aynı ölçüde iyi olmayabiliyor.
Robinson Crusoe ve bitmeyen “de”ler
Bu yazının konusu da tam olarak böyle bir deneyim.
Daniel Defoe’nun, neredeyse hepimizin çocukluğundan, okul yıllarından veya en azından adını duyduğumuzdan bildiğimiz Robinson Crusoe adlı eserinden bahsediyorum.
Romanın çevirisini Fadime Kahya yapmış.
Öncelikle hakkını teslim edeyim: Kitabın anlatımı genel olarak neşeli, akıcı ve sürükleyici. Robinson’un başından geçenleri anlatış biçimi, kitabın klasik bir eser olmasına rağmen okuru yormuyor. Hikâyenin kendisi zaten güçlü olduğu için kitap kolayca ilerliyor.
Ancak ilerledikçe başka bir şey dikkatimi çekmeye başladı.
“De” ve “da”.
Başlarda pek önemsemedim. İnsan kitap okurken her cümlede kullanılan bağlaçları saymıyor elbette. Fakat bir süre sonra aynı yapı o kadar sık karşıma çıkmaya başladı ki ister istemez dikkatimi çekti.
Cümleler sanki birbirlerinden ayrılmak istemiyor, sürekli birbirlerine “de” ve “da” ile tutunuyordu.
Bir cümle bitiyor:
“… yaptım da…”
Bir başka cümle geliyor:
“… gördüm de…”
Sonra bir başkası:
“… düşündüm de…”
Derken bir noktadan sonra insan hikâyeyi değil, “Bu bölümde daha kaç tane de var?” sorusunu düşünmeye başlıyor.
Merak ettim ve saydım
İlk başta bunun yalnızca benim kuruntum olduğunu düşündüm.
Belki de Türkçenin doğal kullanımından ibaretti. Belki çevirmenin üslubu böyleydi. Belki de kitabı okurken o gün biraz fazla hassastım.
Sonra merak ettim.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde elime kalem ve kâğıt aldım ve gerçekten saymaya başladım.
Kitap yaklaşık yirmi sayfalık bölümler hâlinde ilerliyor. Ben de birkaç bölüm boyunca kullanılan “de” ve “da” bağlaçlarını tek tek not ettim.
Sonuç şöyle:
- 12. bölüm: 95 adet
- 13. bölüm: 79 adet
- 14. bölüm: 97 adet
- 15. bölüm: 95 adet
Yani yalnızca dört bölümde toplam 366 “de/da”.
Bölümlerin her birinin yaklaşık yirmi sayfa olduğunu düşünürsek, kabaca her sayfaya 4–5 “de/da” düşüyor.
Elbette burada bir parantez açmak gerekiyor.
“De” ve “da” Türkçenin son derece doğal parçalarıdır. Kullanılmaları elbette bir problem değildir. Hatta bağlaç olarak doğru yerde kullanıldıklarında cümlenin anlamını ve akışını güçlendirirler.
Benim itirazım “de/da kullanılmış olması” değil, kullanım sıklığının metnin üslubunu belirleyecek kadar artması.
Çünkü mesele yalnızca bir kelimenin çok kullanılması değil.
Çeviri, kelimeleri Türkçeye taşımak değildir
Bir eseri başka bir dile çevirmek, bana göre kelimelerin karşılığını bulup cümleleri yan yana koymaktan çok daha fazlası.
Özellikle edebî eserlerde çevirmenin görevi yalnızca “Yazar burada ne demiş?” sorusuna cevap vermek değil, aynı zamanda “Bunu Türkçede nasıl söylerdik?” sorusunu da cevaplamak.
Çünkü İngilizcede doğal olan bir cümle yapısı Türkçede aynı şekilde doğal durmayabilir.
Bir yazarın cümleleri uzun olabilir, kısa olabilir, aynı bağlacı sık kullanabilir veya belirli bir anlatım alışkanlığına sahip olabilir. Çevirmen ise bu anlatım biçimini Türkçeye aktarırken yalnızca anlamı değil, Türkçenin ritmini ve doğallığını da gözetmek zorunda.
Aksi hâlde ortaya gramer açısından doğru ama edebî açıdan kulağa tuhaf gelen bir metin çıkabiliyor.
Bence burada da biraz böyle bir durum var.
“De” ve “da” bağlaçlarının kendisi suçsuz. Fakat metnin içinde bu kadar sık karşımıza çıktığında artık bağlaç olmaktan çıkıp neredeyse anlatım tekniğine dönüşüyor.
Bir noktadan sonra Robinson Crusoe’nun adadaki maceralarını değil, Robinson’un cümlelerini birbirine hangi “de” ile bağladığını takip etmeye başladım.
Bir çeviriyi eleştirmek haksızlık mı?
Burada özellikle belirtmek istediğim bir başka konu daha var.
Bir çeviriyi eleştirmek, çevirmeni kötülemek anlamına gelmemeli.
Çeviri gerçekten zor bir iş. Hele ki yüzlerce yıl önce yazılmış bir eseri günümüz Türkçesine aktarmak hiç kolay değil. Üstelik eski bir metnin hem dönem ruhunu korumak hem de günümüz okuyucusunun rahatça anlayabileceği bir dil kullanmak ciddi bir emek istiyor.
Dolayısıyla bu yazıyı “Fadime Kahya kötü çeviri yapmış” şeklinde kişisel bir eleştiri olarak görmüyorum.
Benim dikkatimi çeken şey, çeviri metninin Türkçe açısından daha fazla süzgeçten geçirilmiş olabileceği düşüncesi.
Belki editoryal aşamada bazı cümleler yeniden kurulabilirdi.
Belki aynı anlamı veren farklı cümle yapıları tercih edilebilirdi.
Belki İngilizce metindeki bağlaçların veya cümle kuruluşlarının Türkçeye daha serbest aktarılması metni daha doğal hâle getirebilirdi.
Sonuçta iyi bir çevirinin başarısı, okuyucuya “Ben şu anda bir çeviri okuyorum” hissini mümkün olduğunca az vermesinde yatıyor.
Okur metni unutup hikâyenin içine girmeli.
Ben ise bir yerden sonra hikâyenin içine girmek yerine “de/da sayımına” girdim.
Bir de şu açıdan bakın
Dört bölümde 366 tane.
Sadece dört bölüm.
Üstelik benim saydığım şey, bütün bağlaçların veya benzer tekrarların tamamı da değil. Yalnızca özellikle dikkatimi çeken “de” ve “da” kullanımlarını saydım.
Şimdi bu sayıyı kitabın tamamına yaydığımızı düşünün.
Elbette istatistiksel olarak bunun kitabın tamamına birebir uygulanacağını söylemek mümkün değil. Bölümlerin uzunlukları ve cümle yapıları değişebilir.
Ama yine de ortaya çıkan rakam, en azından “Ben mi fazla dikkat ediyorum?” sorusunu sormama neden olacak kadar yüksek.
Üstelik mesele sadece sayı değil.
Bir kelimeyi yüzlerce kez kullanmanız tek başına kötü yazı anlamına gelmez. Bazı yazarlar bilinçli olarak tekrar kullanır, bazı metinlerin yapısı bunu gerektirir.
Fakat bir bağlacın bu kadar sık kullanılması okuyucunun dikkatini hikâyeden alıp metnin kendisine yöneltiyorsa, orada artık üslup açısından tartışılabilecek bir problem var demektir.
Benim yaşadığım da tam olarak buydu.
Sonuç olarak…
İş Bankası Yayınları’nın Hasan Âli Yücel Klasikleri serisini hâlâ değerli buluyorum. Zaten bu kitabı da seriye ve yayınevine duyduğum güven nedeniyle tercih ettim.
Ancak sevdiğimiz bir yayınevinin çıkardığı kitabı eleştirmemek gerektiğini düşünmüyorum.
Tam tersine, iyi iş yapanlardan beklentimiz daha yüksek oluyor.
Robinson Crusoe’yu okurken hikâyeden keyif aldım. Fakat bir noktadan sonra çevirinin diline takıldım. Özellikle de “de” ve “da” bağlaçlarının kullanım sıklığı, metnin akıcılığını benim açımdan belirgin biçimde etkiledi.
Belki başka bir okuyucu bunu hiç fark etmeyecek.
Belki bir başkası “Ne var bunda?” diyecek.
Belki de bu yazıyı okuyan birileri kitabı açıp gerçekten saymaya başlayacak.
Ben kendi payıma saydım.
12. bölüm: 95.
13. bölüm: 79.
14. bölüm: 97.
15. bölüm: 95.
Toplam: 366.
Sizce de fazla değil mi?
Bence de.